16/10/2007 - Sefa Geldin
bir eski sonbahar !;
...Sefa Geldin
// .....’ım (hayat’ım)

... uçarı / kaçarı bir çocuğun bir üniversite kapısına dayandığı o yıllarda, hiç de beklemediği bir yere, tabire yakışırsa; bir dağ eteğine gitmesiyle başlamıştı her şey...
umduğu gibi zor olmayacaktı oysa hiç bir şey... bir tepenin rüzgarına satacaktı düşlerini... bir tepenin sarkacına çalacaktı, itiş-kakış cümlelerini... saklayacaktı içinde söyleyeceklerini... ve söylemeye denk neyi varsa susacaktı, bir ince hastalığın eşliğinde...
her şey güzel olacaktı... eriyecekti “iki yıl”, özlemek kadar sevilecekti... onun gün görmemiş yüreğine neler eklenmişti ve gizlediği neler eklenecekti.(?) fakat bilmiyordu bir aşkın cümlesinde özne olacağını... tutulmaz sanıyordu bir aşkın pençesine, düşmezdi çünkü o bir aşkın yol yordam bilmeyen peşine...
“unutulmayan ve silinemeyen imlası bozuk bir sevgi”... biriktirdi... eğildi bitiremediği yüreğe... gittikçe küçülmeler başlamıştı ardından... ilk başlarda çok da aşk gibi gelmemişti, bir beğeniydi sadece... geçer sanıyordu... öyle ya hep öyle olmuştu; geçerdi ...

geçmedi... zaman geçti ama... yüreğinden “sevgili” geç(e)medi... silik bir surette yaşadı hep... tanımlanması zor bir kargaşada delikanlıca seviliyordu...
artık biliyordu, yüreğine inkardan vazgeçiyordu; “seviyor”du...
onu ne zaman görse kalbinde, adını koyamadığı, bir ağrı, tarifsiz yansımalar oluyordu... deliksiz bir ses yansıması, bir iç yankısı... bir iç y-anması... gümbür gümbür bir telaş oluyordu içinde “sevgili”...
uzun süre hiç yazılmayan bir satırın içinde sakladı onu... gel-di zaman / git-ti zaman... sus’tu aşk...

genç adam sabredemedi daha fazla, eksilmek istemiyordu artık. tamamlanmak ve tanımlanmak vardı bir öykünün içinde... cesaretinin nazıyla, çaldı sevdiğinin kapısını...
“sana geldim” dedi... “yalansız bir aşk’la kapındayım, al ömrüm senin olsun ”
...// dedi bir solukta...
ama istediği gibi olmamıştı hiçbir şey, onca zaman aşk şarkıları ezberlemişti oysa dilinde... onun sevdiğine varsa genç adamda seviyordu üstelik... şaşkındı... kapılar yüzüne örtüldü... nasıl olurdu? seviyordu... uzak kentin yollarında sevdiği, hiç görmediği ama hep sevdiği kızdı “o”...

açtığı kapıdan girmemişti sevdiği, ömrüne yüz çevirmişti... bir dilsiz gibi bu yıkık şehirde kalakaldı... vazgeçmedi beklemekten, biliyordu gelecekti... inanıyordu o’da sevecekti... zamana bıraktı kendini... zamana bıraktı sevdiğini... zaman-sa gelirdi... zaman/sız(ı) da gelirdi üstelik...

aklından gitmiyordu yüzü, o gözlerinde ki ışıltıyı unutamıyordu. batmıştı oysa aşka, yüzüne bulanmıştı sevda... yinede geçmesi için dualar ediyordu. unutması gerekiyordu, gelmezdi artık...
son kullanma tarihi dolmuştu bu aşkın...
tam da dönecekken yolundan... kapısı çalındı, daha valizlerini toplamadan, bir iç şehre göçü gitmeden...
işte (!) sevdiği geliyor ışıl ışıl... uzatmış elini, açmış gönlünü; sevgili geliyor...
genç adam yıldız taktı sevdiğinin rüzgara emanet saçlarına... “ mutlu son” süsü verdi yalan dünyadaki tek gerçeğine... elini tuttu, bir daha bırakmamayı dileyerek...
sevdiğine .....’ım (hayat’ım) derdi... ve her gece dua ederdi yaradana, alma gönlümden bu sahiplik ekini...

“bana bırak onu, sonsuz sevgimi vereyim... bana bırak onu, sonsuza dek seveyim... bana bırak, sol yanında huzura ereyim... hep bilsin, uğultulu geçmişime yama olduğunu ve gittiğim her yere hep onunla sürüklendiğimi... ve bilsin; en sığıntı sonsuzlukla bile, sol yanımda uyuduğunu...”
sevdiğine... / / sevdiğinden...
bülent kadıoğlu
gülay sağlıcak
07.10.07
|