biraz benden biraz senden;
aynı yalnızlık, hep bir başka dosta emanet edilmek istenen...
***
“tarihin sayfalarına “bir vapur dolusu” kelime kaldı, hicran dolu...”
...
benim hüznüm haliçtir... temizlendikçe yalnızlık kokar.
::: içine çektiğin yalnızlık dışına akınca koca bir hüzün oluyor. belkide kirleten denizi; yalnızlığındır...
belkide deniz içimdir...
:::şimdi kurulsa içine mutluluk, alemler diz çöker önünde yalnızlığının... devrilmiş cümlelerine, bir başka aydınlık doğar... müebbetlerin, ateşe verilmiş bir yalnızlıktan usulca sıyrılır...
hadi o zaman göz ucuma bir tutam mutluluk düşür...
:::bir kısır döngü, her an gelip seni aynı noktada vurabiliyorsa eğer... ve sen kabullenebiliyorsan her seferinde aynı vurgunu... çıkamıyorsan bu döngünün içinden o senin içinden çıkar...
hanene sorgusuz, sualsiz girmesine izin verebiliyorsan; bir ölümsel öfkenin... demek ki çok “güçlü”sün... mutsuzluğundan yaşamsal mutluluklar çıkarmak vardır bilir misin? yaşamak için katlandığın... serin bir yağmur gibi... kara bir gecenin sonunda ışığı görmek vardır...
hep hissettim, gördüğüm ışık benim içimde...
kırdım attım o zaman karanlığı.. güç benimse istediğimi yaparım... istediğim renge ben boyarım gökyüzümü...
hoş geldin derim “bir tutum mutluluğa”... hoş geldin...
bir şarkı düşer dilim ucuna; “geceyi sana yazdım iklimler boyu” ve ben iklimsiz yağmurlarda ve gecelere yazamadığım yar/sızlığımda ışığı görmek için ses verdim...sus duvarına çarptım... susmadım... göz bebeklerime kazıdım sözlerini... ışık/sızımdı... yanmayı öğrendim karanlığında... ben y/andım...o sustu...
ben yandım... o sustu...
:::pervane böceği hayrandır hep ateşe, yanar durur... ateş ne kadar yakınsa o kadar cesur... ne acısına tahammül edilebilir, ne de ayrı kalınabilir... ateştir... pervane değiliz belki, insanız...
sen susarsın... dünya yanar...
yar y-anar.. sen yanarsın...
aciz kalan bir ruh, ihanet kokan bir geçmiş... topla beni geçmişimden sonra kendinden çıkar... geriye ne kalır can...
:::bedenimin aciziyetine sığınıp, soluk almamasına izin vermedim hiç... bilirim ki, gün geceden daha yakın... "soluksuz kalabiliyorsam... soluk aldığım günleri de hatırlıyorum demektir..."
ihanet değdiyse geçmişe eğer... sana düşen, adımlarını hızlı atmaktır...
koşuyorum... demirden bir halka, boğazıma düğümleniyor... ciğerim tutkuluk yapıyor, soluksuz kalıyorum... adımlarım yavaşlıyor hecelerim küçülüyor... canım çok yanıyor...
hadi bir adımda sen at soluksuz geçmişten arınıp... gör bak, koşmayı unutan adımlar, uçurumundan düşecek ve üşüyeceksin...
:::soluk almak bazen nasıl güç gelir bilmiyor değilim... gecenin boşluğundan düşüp, az dizimi kanatmadım... yaramın kabuk bağlamasına izin versem bile, iyileşmesine zaman tanımadım...
kurcaladım... kanattıkça kanattım... yandıkça yandım...
keyiflendim acımdan... ve daha çok acısın istedim... birden bir uçurumun ucunda, gördüğüm kabus yüklü masallardan silkelenip, uyandım... oysa bende bilirim gecenin ihaneti nasıl iz bırakır...
bilirim; seçtiği engebeli yollar nasıl soluksuz bırakır insanı... çıkmakta istemezsin üstelik taş örgülü yokuşlardan... kalsan daha büyük felaket... “ne kalabilir ne de gidebilirsin”... her defasında, kilitlerini hazırladığın kapının hep bir adım dışında bulursun kendini... bilirim...
ve susmak yakışır... geceye... ve arlanıp tüm aciz kelimeleri, yıkayıp kefenlemek düşer bize... bilir misin? sevda sözlerini gömdüğüm içimdeki mezarlığı... ne sus/uşlar yatar ölü toprağımda... ne ölümler barındırır... kefen yırtık, cüzzamlı mezar taşlarına yazılan isimler silik... bilmez misin ölüler ağlamaz ?..
ağlamak geceye yakışır....
::::bir dizi yanlızlıktan geçer her ölümlü... musallada her şeyden habersiz, acıttığı canına ağlarken ya da sahip olamadıklarına... sen dokunamazsın yaşlarına... ölüler de ağlarlar, susmaksa ölülere yakışır...
ölüm düşür o zaman dilime... ölmeyi bilen gözlerinden...
:::ölmeyi bilmiyorum artık, gözlerimden sökeli beri, yarına yüklü şarkılar söylerim... şarkılarda ölmeler var artık... izbe bir düşün içinde, en büyük zorluğa açıp ellerimizi, bu kez; yaşamayı düşlüyor bakışlarım...
yaşamayı bilen tebessümümden, şimdi gözlerine bir tufan düşürmek yakışmaz bana... hangi visalin elinden tutsam, sonu yalnızlığa vurgundur... yaksam bile içimi, kavursam türlü yangınlarla, yüzümdeki gülücükten mahrum bırakmam kimseyi ve herkesten önce en sevdiğim “ben”i...
aynaya baktığımda güzel bir “ben” bulmalıyım... yoksa kırılır yaşlarım...
roller değiştiyse eğer; dünya mutlu bense ağlamaklıysam engel tanırım yaşlarıma... dur derim... sus derim...
ölüm gelecekse, “umudumla yaşasın” derim... yaşasın; ölüm!!!
eyvallah...
***
behrem... “ahmet güvercin”
:::yüxexes... “gülay sağlıcak”