(ya)saklı maviler

29/1/2009 - ADAM


ADAM

(KADIN… VE ÖZENİLESİ BİR ACI…)

Yaşlı, yorgun ama güler yüzlü bir İstanbul sabahına bakıyordu bir çift göz… Henüz yaşlanmamış ama çok kırgın elleri vardı kadının…


Bir kadın…


İstanbul sokaklarından geçerken ayrılığa değiyordu elleri… Avuçlarında söz değmemiş, günahsız hüzünler duruyordu… Kendi başına, kendi kendine büyütülmüş, sahipli ve sahici bir aşkla seviyordu kadın…

Bir Adam…


Bilmemesi makbul bir sevdanın içinde… İçinden çıkılamayacak bir düşün içinde buluyordu kendini…

Kadın, aşka inat; bir gurursuzluk kapanında düşlüyordu kendini…
Gururki kadının en güçlü neferiydi… Bir acemi gölge gibi düştü peşine, aydınlığında belirip, kayboldu karanlığında…


Bölüşülen ve sırf onunla bölüşüldüğü için yenen, bir simit tadındaydı yaşananlar… Başkalık vardı başkasına aitlik… Biliyordu… Bitirilmek üzere sınanıyordu aşk...
Yaşananlarda o taze simit gibi, -sadece anılar ardından bakan bir çift göz kalınca- bayatlıyordu…

Bir gün hatırlanmamak ve bu anı yaşamamış gibi olmanın acısını hissederken içinde… Sol yanı hiçte sevmiyordu bu yalnızlığı… İsyan etmesine izin verse, çoktan ölürdü yüreği… Çoktan öldürülmüştü yüreği…

“Sana emanet etsem yüreğimi sende ölürdün…
Sen yoksun ya,
Ben ölüyorum…” diye geçirdi içinden…

Deniz oluyordu masmavi… Yalan! Siyah bir sevdaydı…

Ancak, “sahipli ve sahici bir aşkla; sevdim seni” diyebiliyordu kadın… Kendi başına kalınca umut azalıyordu ve kendi başınalık aşkı bitiriyordu…

Yüreğindeki gibiydi yüzü… “İçimdeki gölge senmişsin meğer… Bu son baharda giyindi siyahları, biliyorum yanacak, canımı yakarken gözlerin, hayat ellerimden kaçacak... Varsın kaçsın… Ne kaldı ki sensizlikten… İyiki varsın… İyiki benim değilsin… İyiki bu kadar ya da o kadar güçlü değilim... Yoksa böyle büyük sevmezdim seni…
Ama…
Sen başkasın… Sen başkasının…”

Acılı sözler ezberledi kadın… Yüreği tazelendi…

“Kesilen umutlarımla yaptığım yamalar; Yeni bedenle tanıştılar… Ben bekledim. Sen gelmedin… Dahası sevdiğim, bu aşkta bize yetmedin… Kazıdığım duvarlar, yürüdüğüm sokaklar, kaldırımdaki ayak izlerim ve oturduğun o masa şahidimdir ki; Sahipli bir masalda, inandığım hüzün perilerine inat, ”Sahici ve sahipli bir aşkla; sevdim seni…”
Acıdı canım... Ama yine “sevdim seni”… Başka birininken sen ve bu kadar başkayken… İlk kez kelimelerim anlatamıyorken varlığını… Ben anlatabildiğim kadarıyla, yürek haddi satırlar, vurmasın diye yüzüme… İlk kez… Belli ki ilk kez; “Susmayı onurluca yaşıyorum...”
Acımı öyle sıkıca bastırdım ki göğsüme; İçimden kaçsa mahvolurum. Gurur kırdım, ölüm biçtim toprağında… Adressiz özlemler biriktirdim. Vazgeçiyorum beklemekten ellerini…

Bugün gidişinin ilk günü… Bir ayrılığın en sığ günü.
İçimde sızlıyorsun… “Soluduğun nefeste ben varım.”

Muazzam bir çığlıkta birikiyorum… Yağmur soylu ayrılıklara çifte düğünler yapıyorum… El ele geçiyor acılar düşlerimden…

Her kalktığımda düş’tüm yere… Kalktım… Yürüdüm… Kaldığım yerden devam ettim…
Acıdı canım… Dizlerim kanadı… Anılar peşimde, yamacında taze hüzünler kalkamadım…
Kalamadım da…

Muazzam çığlıklar biriktiriyorum… Kalsam öyle bir delilik, gitsem öyle bir başına buyrukluk…
Yol üstü sözler geçiyordu gözlerimden;

“ACİL ÇIKIŞ”


İliştirdi bir mektuba sözlerini… Sakladı mavi sandığında… Yollayamadı…


Adam… Kadın… Ve öyle bir acı işte…

“Yüreğimi sığdırabileceğim, hüzünlerce konuşabileceğim bir çift mavi, simsiyah bir deniz bulurum sanmıştım...
Yanılmışım…”


Ucuca denk gelmiyordu hayat! İllegal bir sandığın üzerindeki örtü bile açılırdı, ama kadın tam aksine kapardı gözlerini bu aşka… Şiddetli bir hüzün kaplayınca, içinden çıkılmaz öfkeler sararken bedenini, kapardı olağanca hüzne gözlerini… Çünkü o bilirdi; susarak, söyleyeceklerin payı alınırdı hayattan…

Eksildikçe azalmıyordu… Eksildikçe eskiyordu… Eskidikçe bölünüyor, bölündükçe çoğalıyor, çoğaldıkça ölüyordu her bir yanı… Bilmiyordu adam, ama varlığı; eskitiyor, bölüyor, çoğaltıyor ve öldürüyordu…

Çıktığı kapılardan uzun boylu, kırık kalpli aynalar geçiyordu. Öyle zor geliyordu ki bu ayrılık, kahırdan ilmekler tam üzerine göre intizamla örülüyordu. Günler hiç geçmiyor, idam sehpalarında unuttuğu adam gönlüne denk düşmüyordu.

Öyle zor gelmişti ki bu ayrılık, ölüm yüzlü çocuklar geçiyordu masalından… Nihayetinde nerden bakarsan bak, ucuca denk gelmiyordu hayat.

Muazzam bir çığlıkta birikiyordu adam… “ adına anılmış sözlerin beni bırakalı beri, sızım sızım sızıntı oluyordu adın; adıma sızını kattın. Anlamıyorlar, telli duvaklı yanıma seni sığdıramıyorlar. “ dedi kadın.

Belki biraz daha yanar canı; işte bu yüzden açtı yüzünü, ayyuka çıkmış hüzünlerine seslendi; “başla hadi acıtmaya… Şimdi öyle bir son hazırla ki bu sona, yeni bir başlangıca kalmasın mecali…”

“Keskin sirkeyim, yüreğime zararlıyım...
Beni öyle bir yerde bırakki kalkmamalıyım düştüğüm yerden… Öyle bir savurmalısın, öyle bir dehşetle savurmalısınki kendime gelmemeliyim bir daha… “ dedi kadın.

Adam bilmediği bir şehirde, bilmediği dillerde yüreğindeki acının nedenini anlamaya çalışıyordu. O her gece yüreğini kaplayan denizde boğuluyordu… Denizdi… Kısmetti… İçine düşüp, yüreğinde boğulmak vardı ya, ama kısmeti yokluğunda boğulmaktı.

Mahcubiyet sınırını aşmış, mütemadiyen öfkeli; mecburi zılgıtlarla biriken bir yolculuk vardı kadının içinde… Dillenmişti yüreği…

Muazzam bir çığlıkta birikiyordu kadın… Uzun, kalabalık, dipsiz, yüreksiz, gürültülü yollardan geçiyordu. Acımasız bir yürekle karşılaştığından haberli ağlıyordu. Unutuyordu gideceği yeri… Öylece karşısında duran, ömrünün en sahte masalını izliyordu.

Arkasını dönüp gidiyordu adam… Yüreğinin sahibine küs… Ama kadın o yalanla baş başa kalıp, kalan ömrünü bir yalana hibe ediyordu.

Ardına bakmadan gidiyordu masal. Uzaktan seyrederken yüreğini, içine düştüğünün farkına varmıyordu bile… Kadın ;“Loş odalarında yüreğimi hederlediğim adam. Kederim, kaderimden…” dedi gururunu hor görüp...

Yalın ayak “ateşten yalnızlığa” koşuyordu. Yollar kirli, yollar çıplak… Yollar, yol yol çıkıyordu karşısına… Derme çatma bir ayrılıktan geçmeyi, düşmeyi göze alarak yürüyordu. Yolların diliyle, yolların yoluyla yürümekten, yürüdüğü yüreğe ulaşamamaktan yorulmuş, yürüyordu… Yalın ayak, işte o muazzam ateşten yürüyerek, sonsuz bir yalnızlığa yürüyordu.
Muazzam bir çığlıkta soluklanıyordu. Aldığı solukların, ritimsizliğinden duruyordu “kalp” dediği… O da duruyordu, oracıkta, adamın o sol yanında…

Adam çok uzak bir şehirde, bilmediği bir havayı soluyordu içine… İçinden geçen, bilinmeyen bir çığlıkla, bilinmeyen bir uzaklıkla arada bir kulakları çınlıyordu, işte o an nedensizce kadının yüzünü düşlüyordu.

Kadın hissediyordu; adam çok uzak bir şehirde, üşüyen, kardan donan kirpiklerine inat, onun yüzünü düşlüyordu.

Yaşanmamışlıklarına, kadın uzun uzun ayrılığa bir beden büyük gözyaşlarıyla ağladı. Adamda… Ilık bir mevsime terk edip yüreğini, üşüyen bir mevsimle karşılaşıyordu.
Serin bakışlar, bir öncekine benzemeyen ses, sanki bir şeyler anlatmak ister gibiydi. Bitiyordu. Acı bitiyordu. Aşk bitiyordu. Ama yola devam ediyordu kadın… Adam uzak bir şehirde kazandığı zaferle yumuyordu geceye gözlerini. Oysa kırılmıştı kadın. Paramparça haline ağlarken, yârin sevincine ortak bir hüzünle ağlıyordu kendine… Kendi kendine…
Sahipli bir aşkta, üçüncü kişi olmaktan muzdarip, utangaç kalbine baktı; adam hala orda, içindeki sevinçle kadının küçücük yüreğinde, kocaman bir yer edinmiş öyle masum uyuyordu ki, kadın kıyamadı uyandırmaya…

Kadın… Ağladı…

Acıyordu canı… Hem de nasıl acıyordu. “ Ben acıyı severim “ diyordu ya, oysa sevdiği acının adı ; “adam”dı. Nasıl sevmesin? Acının adı “adam”sa… Nasıl sevmesin?


“Kalbi olan bir adım öne çıksın…”

Kadın doğduğu gün dilemişti adamı, ısrarla dilemişti. Sonra farketti ki, adam sahipli bir aşkta, yüreğinin sahibine küs, acil çıkışlar arıyordu. Kazanılan bu zaferde kim mağlup, kim haklı, kim suçlu, kim yorgun bilinmez ama… Bölüşülen bir simit tadındaydı yaşananlar; Acı bitiyordu. Aşk bitiyordu. Kadın kalıyordu… Adam gidiyordu… Kadın ölüyordu…
Ölürken bile dudaklarında acı ve ölürken bile dudaklarında adı… Seviyordu…

Nasıl sevmesin? Acının adı “adam”sa… Nasıl sevmesin?



gülaysağlıcak : onbirocakikibindokuz saat: sekizotuz

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

15/10/2008 - İnsanlık Hali


 

Ben kara bir lekeyim.

Ucu açık kurşun kalemlerle

 büyüyor kimliğim…

 

Bazen,

Tahta merdivenlerle tırmanıp çatıya,

“içim”i

Yere bırakmak istiyorum.

Parçalanışında “içim”

Bu kez acı çekmeden,

Titremeden ellerim,

Hani yabancı birinin

içiymiş parçalanan

ve ben

herhangi biriymişim oradan tesadüfen geçen,

bulunduğum yere nezaketen

“üzüldüm” demeye gelmişim de,

çekilip şöyle bir köşeye,

tahta sandalyede,

ağzımdan çıkan sensizlikle,

tırmandığım merdiven basamaklarını

“içim”e boyamak istemişim.

 

 

Bana ağır yaralar,

kalıplaşmış yasalar,

inkar edilmiş yalnızlıklar,

yüklemeyin…

Giderek büyüyor kamburum…

 

Yıllar evvel bir gün,

eski bir kütüphane yangınında

el değmemiş

bir kitap rafında,

“unutulmuş satır araları”nda

yakılmıştı içim…

 

Susarak biriktirdiklerim

sarsılarak bedenimi esir alırken,

geciktiğim onca şey varken,

kendime yetemiyorken

ve

kendimi yeterince yıpratabiliyorken,

belki de son kez,

“bu kez son”

diyerek;

göçüyorum içimden h/içime...

 

“Zamanı var” diyorum…

Zaman/sız bitiyorum.

“Zaman geçse” diyorum…

Zaman geçiyor fakat ben yerimde hala uygun adım yaşıyorum.

 

Bu ateşte bereket var!

Taze yürekli, hanım efendi,

sade bir kış renginde bu bahar.

Turkuaz rengi dalgalar

neşeyle bahçemize yamansınlar.

Tek celsede boşansın bu acılar !

 

Turkuaz  dalgaların ellerinden

tuttuğun gibi vur yüzünü kışa…

Ateşe dön sonra yüzünü,

korkma!

Ateşe değsin sözün…

Ateşin söylediklerine ise

 aldırma…

Yoksa yanar iki cümlelik

özün…

 

Yokluğuma zincirlenmiş

alazlar gibi artık ağrıların,

sen gittiğinde ben bitmiştim.

Ve varlığın her şeyken bende,

dünyanın dimağında yok oluştun en fazla…

 

Sağır ve kör bir gezegende

Etrafındakiler senin “için”

için

ağlar diye düşünme…

Herkes hangi yöne yönelttiyse acılarını

sen de kaderi düzeltme.

Aklındaki

 oyun oynuyor sana,

kalbindeki

nasırlaştırıyor seni…

bırak aklındaki oyun oynasın sana...

bırak kalbin nasırlaştırsın seni…

bir düşün geçmişi,

senden önce bu yolları geçenleri,

hangisi sen kadar sefil,

hangisi sen kadar ağlak bir ketum…

 

Bu sonu ben yaz(a)madım; bıraktım size…

 

Yalnızlığıma yordum

 içimde türlü karmaşalar,

deliliğe vurdum

 yer altında toplu intiharlar…

 

Yüzümü ikiye böl;

Birine ağla, diğerine söv!

 

 

 

gülaysağlıcak

11.10.2008

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

15/10/2008 - “İki Söz Arasında Konuşulmaz.”


 

İçimde öfkeyle kamaşan ışık, renkli vedalardan gelmişti.

Dikkat çeken, özenle hazırlanan genç kız sandığı edasında; şık, kadınsı, alımlı, allı pullu... Darısı başıma denilecek bir duygu oluyordu zihnimde…

Elimi uzatsam, tadına bakmak ve sanki hatıralar boyu ağlamak istiyordum.

Seni anlatabiliyordum içime, sizi de, hayatı da, insanları da… Kendi hikâyeme dokunabiliyordum. Hatta bir bakıyordum sizinkilere, benim hikâyem oluvermişler.

Sonra… Olmayan derdime teselliler arıyor… Çareler bulabiliyordum.

“Asildir hüznüm; incitmez, kirletmez seni… Beni azaltır öfkem, ama çoğaltır seni…”

Bir vedada bırakıp yüreğimi, yüreksizlikle susturdular düşlerimi…

-“Ağlama”

Dedi adam.

Ağlamıştı kadın. Daha çok ağlamıştı. Bir güzel nemlendi yeniden yüreği… İçinde çağlayan ırmaklar onu bir felakete sürükler sandı adam.

-“Yaslan bana”

Dedi.

Kadın bir an durdu. Düşündü… Hangi kıyada kanadı bu başım. Ya ellerim neden artık yoklar? Kalbine dokundu bulamadı yerinde… Aldırmadı. Yaslandı… Soluksuz ağladı. Utanmadı. Zaten yaşlarını silen eller hiç olmadı.

Bir hicaz vedadan daha fazlaydı yaşları. Süzüle süzüle, kıvrım kıvrım akıyordu. Aynı hayale dikip gözlerini, defalarca başa sarıp aynı perdeyi ve tekrar edip aynı repliği saatlerce, günlerce, aylarca, senelerce… Yaslandığı o yürekte ağlayabileceğine inandırıyordu kendini.

Bir vedadan daha fazlaydı yaşları. Gözleri her gece buzlu camlardan, irkilerek, titreyerek trenlerin gelişini bekleyen raylara takılırken, anlayabiliyordum aşk acıtırdı.

Acıttı.

Kendimi düşündüm; düşümdeki kadına üzüldüm. Hayalim bir hayalin platonik avuçlarında sızım sızım sızlarken, ellerimden kayıp giden zamanın eşliğinde savrulurken, dönüp arkama dizdiğim duvar süslerine baktım. Bilmek zorunda olduğum bildiklerimle, farkettimki benim değilmiş yıkımlar, yıkılanlar.

Yalnızca birer hayal.

Uzağıma çevirdim zamanı, hayal kurmaya, bir öykünün eşiğinde asılmaya korktum. Biliyordum; onlarda benim olmayacaktı nasıl olsa… Ellerimde bir tutam hiç, bir avuç yokluk, bir göz boyu düş olacaktı. Ve ben yeni acılara doyacaktım.

Başlatan ben değildim. Son veren de olmayacaktım.

Döndüm düşümdeki kadına, baktım düşümdeki adama… Tuttum ellerini, sildim gözlerini…

-“Ağlama”

Dedim.

Baktım adamın yüreğine;

-“Ağlatma”

Dedim.

Ben size yeni öyküler bulurum.

Nasıl olsa kalem benim elimde değil mi? Bir bakarsınız öykünüzü yeni baştan yazmışım.

Bir bakmışsınız yeni bir öyküden başlıyorsunuz. Bir bakmışsınız yeni bir öyküde susmuşsunuz. Bir bakmışsınız yeni bir öyküde ağlamışsınız. Birde bakmışsınızki, “sonbahar yine bitmiş yaz olmuş”

Kalem… Yüreğimde…

Sonbahar yine biter yaz olur. Mevsimsel bu karmaşalar. Sonbahar başlar ertesi kış olur.

Çok kullanılmış bir yeryüzünün, az kullanılmış neşesini yüzümde taşıdım. Artık bir iki balçıkla zor bulurum kendimi.

Asma altlı yalnızlıkları budarken, bahçeme ektim yeni ayrılık tohumlarını…

Belki bir ümittir bahçemde açar zehirli, sihirli, siyah güller… İkindiye hazır olur masal yüzlü cinayetler…

Ah! Eline saplasaydın bıçağın keskin yüzünü… Yaranı saran ince bir yaprak olsaydım ben. Ya da gözünde akanları toplayan bir mendil…

Acıtır mı hiç gül dikeni, derdi gül olanı? …

O benim, evet. Eşsiz kokulara bulanan bahçenin, zehri benim. O benim.

Sonra…

Düşünüp acizliğimi, sildim bir kez daha kirpiklerimin nemini… Bir kez daha açıp ellerimi kapatıp gözlerimi, eğip önünde başımı yalvardım Yâr’a; Rabbim! Yine yenildi eskidi beden… Kaybettiğim öykünün izlerini ararken, yaşlanmasın “yürek desenli ellerim”.

Bana yeni bir öykü yazar mısın?

Bir bakmışsınız yeniden başlamışım. Yaşlarımı aldatmışım, adam gibi özlemişim. Takdir edersiniz ki, kalem yalnız O‘nun elinde…

Hem dünya. // Hem ahiret.

 (Elime bir kalem verildi. Bir kâğıt. Gizliden bir ses “kendi öykünü kendin yaz” dedi… Alev karıştı sanki yüreğimin buzul denizine…  Yoksa yine mi başa sardım.)

“İçim acıdı… İçim hep acırdı…”

 

 

gülaysağlıcak

02.10.2008

00.33


Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

15/10/2008 - Bir Fincan Düş


Sussa sessizlikten kurur...  Konuşsa adı "ayrılık " olur.  

Kalktı ayağa... Yürüdü... Uzun uzun uzaklara yürüdü.  Ayrılıyordu. Şehrin suçlar bakışlarından sıyrılıyordu…  Gözlerini kapatıp, sustuğu gözlerde uyanmayı diliyordu… Gözlerinde şiir vardı; topladığı karanlık yanlarıyla, hüzünlerce konuştu… Hüzünlerce koştu yeni hüzünlere… Altı çizili satırlara yürüyordu, ardına bile bakmıyordu… Yerlerden topluyordu siyah yanlarını... Ayrılığı ayaklarına batıyordu…

(Terk edilmişti… Giden şehri yüzüstü bırakıp gitmişti... Bilmediği bir kentin kaldırım taşlarında soğutuyordu ateşini…)

“Okuduğun satır aralarında bul beni.  Baktığın denizlerde ben varım; bak! boğuyorum bir düşünü daha… Sen iste yüreğim feda olsun... Sen öyle bir yürek acısı, sen öyle bir alın yazısı… Farkettin mi? kırsal kesimlerde açmıyor vaadettiğin güller... Yanılıyorsun, cami avlusunda el açmıyor yetimler…”

İki kent… İki şiir...  İki gözyaşı... İki ölüm… Biri mutlu, biri acı; iki son… Öyküsüne öykündüğüm ömrünün, içine gizlediğin ömrüm...

...
“Sen ölsen ben böyle yapmazdım...”

Susan bir sessizlikten daha fazla değildi hissettiklerim... Elimde akşamdan kalmayan ve komşudan istesem de alamayacağım “bir fincan düş ”…
Ayrılığı ölüm geçiyordu vakit; gittin... Oysa, “sen ölsen ben böyle yapmazdım”...
Gözlerimden kaçan uykusuzluğu ararken açmıştım gözlerimi uykuna... Sen beni uyu bu gece... Ve hayra yor, gördüğün zorunlu rüyaları...

Verileri alınmış hafızası terk edilmiş bir bedenden diliyordu af...
Duymuyordu… Duymak istedikçe vazgeçiyordu... Ondan bahsettikçe kendinden oluyordu.. Hücreleri bölünmüş bir düşten söz ediyordu... Yarasının kalmamıştı vuslata yararı. Düş… değildi. Nasip… değildi. Mucize olmaktan vazgeçiyordu... Tarif edilebiliyordu, o halde artık bu düş değildi... Düş’ü-yordu...

 

Sonra farkettim ki…

Zaman…

Acımasız bir acıyla yoğrulduğum zamanlardı, acıma acırken mutsuzluğu el yordamıyla işlediğim... Bir şarkının nakaratında kaldığım zamanlardı bunlar; aklım kalbime yar’dı...
Kimsesiz kaldığım zamanlardı... Ben vardım... Sen yoktun. Hüzünle yoğurdum gülüşlerimle, hiç bu kadar kendimin kalmamıştım. Ve ben hiç bu kadar senin olmamıştım... Çünkü ben... Hiç bu kadar yalnızlığın acemisi olmamıştım…
Yalnızlığı dilime doladığım zamanlardan seslenirdim sana; vücut sıcaklığıma, göz yaşı sağanağıma uygun zamanlar değillermiş... Anladım...
Köprüden önce son çıkış burası, dahası var mı (?) Son burası... Karanlığın bile karanlığından gizlendiği yer burası... Bayat bir mutluluğun, son kullanma tarihi geçmiş satırlarında pörsüdüğü yer burası...

Burası uçurum... Burası son... Burası dip...

Biraz eğil sende bak...

SONRASI…

İki kent… İki şiir... İki gözyaşı... İki ölüm… Biri mutlu, biri acı; iki son… Ve inledi bir yürek; “Sen ölsen ben böyle yapmazdım...”

 

gülaysağlıcak

yirmiikieylülikibinsekiz

 


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/7/2008 - Düş/yüzünde Söz Tutuldu



...

bir parça daha eksilirken, adımladım şehrinizi...

bir parça daha eksilirken dudaklarımdan düşürmedim isminizi...

eksikliklerimle daha çok sevdim sizi...

varlığınıza yeni boyutlar verdim izinsizce..

dört elementten (vaz)geçtim.

toprak olsam kururdum susuzluktan...

ateş olsam hava olmadan alev alamazdım...

bir tarafım varlıkken, siz tarafım hiçlik oluyordu...

tek hücreli bir kentte, varlığınıza yeni kaygılar verdim c/isimsizce...

şehrinize ayak değdirişimle gözlerinizden başlıyordum yol almaya...

elimi uzatamadım; sonum yaklaşırken, yokluğunuzdan tutunamadım...

y/andım kendimce...

aynı otobüs camından bakarken hüzün/baz y/anlarımla,

ve içinizden geçerken içim... ve ben, soluksuz seyrederken sizi,

siz beni bu şehirden uğurluyormuşçasına; göz yaşlarımı ıslıyordum ellerinizde...

çöl güneşi üzerimdeydi,

yaşlarım kıpırdarken dalgalarlar eşliğinde,

hep aynı heves, sevinç çığlıklarıyla büyürdü içimde...

fakat aşkın ölümlü bedenine bilet alıyormuşum ben... bilemedim...

nefret için bir sürü neden bulabiliyormuşta insan,

sevmek için tek bir neden kafiymiş; hem şiire hem gazele...

benim hüznüm benim olsun...

ya Rab! öyle bir ört ki yüzümü, yüz-göz olduğum acılarımı kimse göremez olsun...

altı harflik isminizden provası edilmemiş mutluluklar biçiyordum çaresizce,

hep bir yanı pot duruyordu...

yıkıldığım bu şehre, kan damlatıyorlarmış gittim gideli...

koca bir şehir geçerken gözlerimin akşam yürüyüşünden,

hüzünlerimle geçinemeyen katilimi, isli bir fırtınayla ele/verdim.

kalbimin ritmi bozuldu yok(suz)luğundan...

ateşe odun attım... sönmesini bekledim...

ateşe odun atmakla söner mi hiç?

sönmedim... y/andım...  da/yandım... yıkıldım... öldüm.. dirildim...

yüreğime çıkmaz yollu yolun/unuzun,

alev döşeli kaldırım taşlarından geçerken y/andı adımlarım...

bir düş’tü/nüz gördüğüm;

ezanla uyumuştum...

gözlerimi size yummuştum...

boğazı sıkılarak öldürüldü düş’lerimin boy aynası...

siz yoktunuz..

ele/verdim bir cinayet gibi yalpalanan iz(be)düş’ümü;

kent y/andı...

hazirandı...

kabuk bağlayan sol yanım, tek hecede kavruldu “gece”...

s/esti, yankılandı...

duymak istedikçe sesinizi, acılarımla yoğururken yokluğunuzu,

duydum duymak istediklerimi...

düzenbaz  bir saray mızıkacısının katranı karalayan melodisiyle uyudum...

üzüm çekirdeğini doldurmaz y/anışlarım oldu...

şehrin sokaklarına sığınan u/mutsuzluklarım,

yalnız benim görebildiğim; birer hayal olmuşlar...

birer yıkım...

çok oldu... yıkıldığımı görmeyeli...

bilsem bir yolu var yolunuza çıkar yollar kurmanın...

kursağımda ilahi bir seslenişin, serzenişini kuşanıp yine sus/ardım...

ne var sanki susacak?

altı harfli isimsizliğim değil mi sanki beni siz yapan?

göz pınarlarım yosunlaşıyor...

her şeyinize kapıldım...

anlatamadım yine sizi size, y/andım hiçliğinizde...

gidişinizin pimini bir parça daha çekerek bir kez daha yazıyorum;  

her satıra “üç nokta”...

 

 

 

gülaysağlıcak

onbeşhaziranikibinsekiz


Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

kısa bir mucizede bilinmezliklerle sınanıyorduk... biraz seni biraz da beni anlatan bir düş'ün içindeyim... herkes gibi sende düş'eyor beni... kara gün ifşa etti kendini... ağır nefeslerle mühürle beni... sana sustuklarım varsa... işte onlar... şimdi böl geceyi ve hoş buyur (ya)sakladığım "gölge"mdekilere... "gölge"mdekiler mi?.. tastiklenmiş birer göz yaşı sadece...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım

ruzgarr
sessizyusuf
mustafa nazif
duygummm
gokkusagim
gunisigi
heyamet
vuslatsizsafak
Gunay B.
Hasan Karadeniz
esvara
behremm21
bedriadanir
birdenizkizi
huzunlerinprensesi
sepia17
24f
zaf
yanimdaolacaktin
olubirkentinmorgalfabesi
hayalgozluu
maviuzlet
ahmet güvercin
nisanmavisi
lessya
hevizayci